Alışamamak…
Dünyada ki en tehlikeli şey sanirim alışkanlıklar, hatta bununla ilgili atasözü bile vardır “alışmış kudurmuştan beterdir” diye. Ama alışmakta sanırım sevmek gibi bir şey, karşı koyamadığınız bir olgu…
Adam bir anda öyle alışmış, öyle kapılmıştı ki O’nsuz yaşam düşüncesini bir anda silip atmıştı, unutmuştu, belkide unutmak isteyip unutabildiği tek şey bu olmuştu hayatında.
O’nsuz geçmişine inat, O’nunla birlikte kendisinin bile şaşırdığı bir şekilde yaşamıştı günlerini, yapmadığı her şeyi, O’nunla birlikte yapmıştı, geçmiş hayatındaki bütün tabularını O’nunla birlikte, O’nun için birer birer yıkmıştı adam sadece O’nun için. Her ne kadar insanlar “sen istediğin için yaptın bunları” diye kendilerini kandırmaya çalışsada, hiç kimse ama hiç kimse anlamayadı, Adam sadece O’nun için, O istediği için yapmıştı bunları. Sadece O’nu biraz daha fazla mutlu edebilmek adına.
Çünkü adam; O mutlu olduğu sürece mutluydu…
Kum taneleri birer birer dökülürken saatten, adam her geçen gün O’na biraz daha alışıyor, her gecen saniye O’na biraz daha aşık oluyor, her gecen an O’nu daha cok ama daha da çok seviyordu.
Adam adeta O’nun yörüngesine kitlemişti kendisini, çünkü biliyordu ki yıllarca aradığını sonunda bulabilmişti adam. Emindi bundan, o yuzden boyle hesapsızca, hiç birşeyi umursamadan O’nunla birlikte adeta yeni bir yaşama kenetlemişti kendisini…
Hayatı boyunca hiç bir zaman bir başkası için ayırmadığı ve kendi tabiriyle “bu dünyanın bir günü sadece benim, o da pazar günü
” sözlerine inat Pazar günlerini bile sadece O’na ayırmıştı artık. Bir çok insan için komik gelsede adam gerçekten çok iyi tanıyanlar bu pazar günü olayı ile O’nun adam için ne kadar özel olduğunu da anlamışlardı.
Doya doya yaşadı adam, karanlık günlerine inat edercesine mutluluğunu haykıra haykıra yaşadı hemde. Çünkü hayatında ilk kez gerçekten mutluydu adam, hayaller kurabiliyordu, içinden geldiği için gerçekten gülebiliyordu, gelecekle ilgili planlar kuruyordu…
O’nsuzluğu bir an olsun düşünmedi bu planlarında, O’nsuzluğu bir an olsun hayal etmedi, biliyordu ki ışığını bulmuştu artık.
Çevresi bile “ne kadar içten gülüyorsun, gözlerinin içi gülüyor” diyebiliyordu artık adama…
Derken hayat adama son hamlesini yaptı. Şah ve Mat!..
Hayatı boyunca asla pes etmeyen adam bir anda yıkıldı o an. Hayatı boyunca yenilgiyi kabul etmeyen adamın tek yapabildiği şey hayatın bu son hamlesi karşısında saygıyla eğilmek oldu sadece…
Bir kaç gün öncesine kadar “gözlerinin içi gülüyor” diyen arkadaşları şimdi adama şaşkınlık ve üzüntüyle “gözlerinin ışığını kaybettin sen, ne oldu böyle” diyordu adama. Adamın ise verecek bir cevabı yoktu, tek dediği “hayat…” oluyordu. Adam dahil kimse anlam veremedi olana bitene ama ne farkederdi ki bu olanların bir anlamı olsa bile.
Adam hayatının anlamını kaybetmişti çünkü, ışığını kaybetmişti, adam O’nu kaybetmişti…
O’na alıştığı gibi O’nsuzluğuda alışmaya çalıştı adam, biliyordu ilk günler çok zor geçecekti, bir kaç hafta sonra toparlanabilirdi yavaş yavaş. Ama hiç bir şey bildiği gibi ilerlemiyordu artık bu hayatta…
O’nunla birlikte merhaba dediği pazar günleri, artık adama sadece acı veriyordu. Pazar günlerinden nefret eder oldu adam. O’nunla birlikte bağıra çağıra şarkılara eşlik ettiği rock barlar sadece acı veriyordu adama, rock barlardan nefret eder oldu adam. Ama kararlıydı alışacaktı, O’na alıştığı gibi O’nsuzluğada alışacaktı. Bir ömür boyu bu acı ile yaşayacağını bile bile alışacaktı…
Derken günler günleri kovaladı, her günü bir ömür gibi geçen adam alışamıyordu…
Bazen radyoda çalan bir şarkıya bağıra çağıra “beni sevmeyen kadını ben hiç sevememmmm” diye eşlik ediyor sonra kendine dönüp “buna kendin inandın mı peki?” derken bir yandan gülüyor bir yandan da gözleri doluyordu…
Gerçekler acıydı ve acıtıyordu, anlamıştı adam gerçeği O yoktu ve O’nsuzluğa asla alışmayacaktı…
N.