Author Archive

Yaşamak

Hızla açacaksın gözlerini
Fakat yataktan kalkışın yavaş ve ağır olacak,
Bir bakışta seçeceksin okuyacağın kitabı
Fakat kitabı okuman yavaş ve ağır olacak,
Bir saatte yapacaksın hayatının sınavını
Fakat hazırlanman yıllarını çalacak senden,
Bir nefeste yakacaksın sigaranı
Fakat bitirmen dakikalarını alacak senden,
Ve bunları yapmadan önce
En fazla üç beş saatte doğmuş olacaksın,
Ölümünde saniyelerle ölçülecek
Fakat kavuşman kara toprağa bir ömür edecek……

30 Mart 2007
Hacettepe Şiirleri…

Bir Öykü

Al bu sana ilk olmuşken,
Ne acıki son şarkım bu,
Çok mu kolaydı yoksa zor mu,
Sisli aşkmı tutkumu,
Oldu hani olmazdı sondu,
Sende gitmek yoktu,
Doldu süre bize bu bile çoktu,
Bir hayaldi yok oldu,
Sus doğru yalan ne farkeder,
Bak bir aşk başlamadan böyle biter,
Kime kime kalır aşk,
Ben bile seni sevdiğimi,
Bakma git daha ne söylemeli,
Yoksun artık bende,
Ne acı bitti gittin,
Yetti o günler bana yetti,
Çok çoktan mutlu etti,
Birdik bende yerin ah tekti,
Bir çocuk bende tükendi,
Yeter demek yetmezki bazen,
Ah içimde bir öykü ağıtlarla biter,
Güler yüzüme taptığım bir sen,
Ah içimdeki türkü dudaktan kalbe düşer,
Düşer de hani bir gün olurda,
Azrail bana güler,
Bir yerde hani bir gün olurda,
Azrail bana güler…

Gökhan Türkmen

Ölen Ruhların Ardından…

Ruh hiç ölür mü demeyin. Ölür…
Fakat hiç bir ruh öyle aniden ölmez, can çekişe çekişe, yavaş yavaş, her saniye size öldüğünü haykıra haykıra ölür hemde…
İlk başlarda anlamazsınız bunu, neler olduğunu idrak etmeye çalışırsınız sadece, farkına varamazsınız o an gelene kadar olanın bitenin…
Önceleri keyif aldığınız her şey birer birer anlamını yitirmeye başlar hayatınızda. Çok sevdiğiniz rock müzik artık sizin için sadece gürültüden ibaret olur, Sago’nun parçalarını görmezden gelirsiniz, Trance anlamını yitirir… Bir zamanlar keyifle içinize çektiğiniz sigaranın ne tadı kalmıştır, ne keyfi, boş boş bakarsınız sadece elinizdeki sigaraya. Dünyalara değişmem dediğiniz Türk kahvesini görmek dahi istemez canınız, sadece kendime geleyim diye mecburiyetten içtiğiniz farkedersiniz birden bire, bir tabak patates kızartmasını elinizin tersiyle kenara itip; canım istemiyor dediğinizde, o an sizinle birlikle olan herkes şaşkına döner, “sen patates kizartmasina hayır diyemezsin, burada bi terslik var” sözü zorlada olsa tebessum etmenize sebep olur…
Geceleri çıkıp sokakları tek tek adımlamak, yıldızları seyretmek bir anlam ifade etmez, bir banka oturup kendinize sorarsınız neler oluyor diye, oysa ruhunuz butun gücüyle size haykırıyordur ölüyorum ben diye ama bunu duyamazsınız, sadece kendinize yönelttiğiniz soruyu duyarsınız…
Bakışlarınızın donuklaştığını söyler size cevrenizde bıraktığınız son bir kaç kişi, umursamazsınız öyle olmadığını biliyorsunuzdur aslında bilmiyor; ya öyle zannediyor yada kendinizi kandırıyorsunuzdur…
Zamanla hayata donuk bir çerçeveden baktığınızı farkedersiniz, son bir kaç kişinin söylediği o söz gelir aklınıza, yine sorarsınız kendinize neler oluyor diye, ruhunuzun çığlıklarını duyamaz, yine cevapsız bırakırsınız sorunuzu…
Birden ansızın insanların dedikleri şimşek misali beyninizde çakar, “nieeaaahhh hepsi safsata bunların, ben iyiyim!” dersiniz, sonra anlamsız anlamsız gülümsemeler ile yaparsınız kendinze koca bir fincan Türk kahvesi, sonra bir de patates kızartırsınız, yanına da kutsal üçlü dediğiniz ketçap/mayonez/hardalı koyarsınız, acarsınız en sevdiğiniz müzikleri derken bir anda ne heves kalır içinizde, ne bir kıpırdanma, zar zor bir kaç tane patates kızartması atarsınız ağızınıza, bir kaç yudum kahvenizden, arkada çalan müziği duymazsınız bile… Hiç bir şeyi umursamaz bir halde dökersiniz kahveyi lavaboya, tabağı bir hamlede boşaltırsınız çöpe. Bu ne gürültü böyle diye kapatırsınız müziği bir zamanlar hayatımın olmazsa olmazı dediğiniz şeylere yaparsınız üstelik bunları…
Birden bire sinirlenirsiniz “neler oluyor ulan!!!” diye bağırıverirsiniz. Öyle yüksek bir sesle bağırmışsınızdır ki, iki sokak aşağıdakilerin bile kesinlikle duymuş olacağı aklınızın ucundan geçmez ve aslında bu çığlık sizin değil ruhunuzun çığlığıdır…
Her sabah biraz daha anlamsız bir ifade ile kalkar, yine anlamsız ifadeler ile aynaya bakar “neler oluyor” der, canınızı acıtsada “nefes alabildiğim tek yer” dediğiniz parkda dahi artık eskisi gibi rahat olamazsınız, alelade bir parkdan farksız olmuştur sizin için o park.
İlk zamanlar neredeyse her an olanı biteni anlamaya çalışma çabalarınız zamanla seyrekleşir, her gecen gün biraz daha az düşünmeye başlarsınız olanı biteni, derken gün olur umursamazsınız hiç bir şeyi…
Bir gece yine parkda oturmuş seyrederken yıldızları; bir ruh daha intikal etti sonunda ebediyete demenize sebep olan kayan bir yıldızdır, çekersiniz sigaranızdan son nefesi ve karanlık sokakları başlarsınız adımlamaya evinize dönmek için.
Geçersiniz odanıza, uzanırsınız yatağınıza, sabah uyandığınızda bir acayiplik farkedersiniz, adını koyamadığınız bir gariplik vardır üzerinizde, yüzünüzü yıkarken aynadaki görüntü çeker birden bire dikkatinizi, görüntüde değildir, sadece bir yansımadır, kendinizi garipsersiniz bir an, yabancı gelmiştir aynadaki yansıma size…
Sonra etrafınıza bakarsınız ve her şeyi garipsemeye başladığınızı farkedersiniz, her şey yabancı geliyordur size. Boş boş gözlerle süzersiniz etrafınızı…
İşte o an…
Zihninizden o kadar çok geçip giderki, alışık olmadığınız bu hıza ayak uydurmanız zor da olmaz ama.
Ve…
Neler olduğunun cevabı bir anda kalbinize saplanır,  ”bir ruh daha intikal etti sonunda ebediyete” dediğiniz kendi ruhunuzdur…
O an tek yapabileğiniz kendi kendinize söylenmeye çalışmak olur…

N.

Anlarsınız…

Sıradan bir akşamda, her zaman yaptiginiz gibi bir yerlere gitmek için adımlarsınız kaldırım taşlarını tek tek. Belki o an öylesine soyutlamışsınızdır ki kendinizi her şeyden, hiç bir şey düşünmeden, hissetmeden hatta görmeden sadece gitmek istediğiniz yere odaklanmış devam edersiniz yolunuza.
Ta ki beyninize o an zorla nüfus etmeye çalışan, soyutlandığınız her şeyi üzerinize yıkıp sizi yaşamın içine çekmeye çalışan bir şey size kendisini farkettirine kadar…
Bir anda irkilirsiniz “abiii bir mendil al n’oolurr” cumlesi ile. Belki ilk kez gördüğünüz, belki her aksam yanından geçtiğiniz mendil satan küçük bir cocuktur size o anda boyut değiştirten. Elindeki mendil paketlerine ilişir gözünüz bir kaç saniyeliğine, o bir kaç saniye içinde o kadar çok anınız canlanır ki gözünüzün önünde işte o an anlarsınız bir kez daha… Ve yolunuza devam edersiniz belki bir paket mendil ve onun canlandırğı onlarca anı ile birlikte…
An gelir masanızın üzerinde duran tıka basa dolmuş kül tablasini farkedersiniz, kül tablasını dökmek ve dökmemek arasında kalırsınız bir kaç saniyeliğine o an dalıp gidersiniz ve yine dolu bir kül tablasi onlarca anıyı gözünüzün önüne serer, öyle garip olur ki içiniz, kül tablasını dökmek ve dökmemek arasında bocalarsınız adeta…
Anlarsınız…
Radyo kanalları arasında gezinip kendi kendinize “yok mu yahu adam gibi aralıksız muzik çalan bir yer” diye söylenirken birden bire bir ud sesi çalınır kulağınıza, bir zamanlar iç sızlamalarına sebep olmuş bir ud sesi… Radyo frekansları arasında kaybolursunuz o an, kaybolmuşluğunuza eşlik eden ise yine anılarınızdır, yazılanlar, okunanlar, iç sızlamaları…
Anlarsınız…
Bir kafede oturmuş yudumlarken Türk kahvenizi, tabağa damlamış bir kac damlacığa takılıp kalır gözleriniz, içiniz titrer bir anda, hafif bir tebessüm eşlik eder gözünüzün önünden akıp geçen anılarınıza…
Anlarsınız…
Bir gece uyku tutmayıp canınız sıkıldığında, alırsınız elinize iskambil kagitlarini, bir kale yapmaya çalışırsınız, belki iskambil kagitlarindan bir ev. Tam oldu derken ya eliniz carpar kağıtlara ya bacağınız masaya, yıkılır yaptığınız kale ve dağılır kağıtlar dört bir yana, ufflaya pufflaya toplarken kağıtları elinizden tutup götürür çok uzaklara sizi maça kızı ve yine bir çok anı da size eşlik eder…
Anlarsınız…
Kurcalarken kitaplığınızı, okumak için bir şeyler ararken Adam Fawer’in Olasılıksız’ını alıp koyarsınız başka bir köşeye, derken Empati olur bir digeri, ilk sayfasına bakamadan diger sayfalarını söyle bir incelersiniz. Bunuda okudum derken oradan göz kırpar size Şems-i Tebrizi, Rumi ile olan derin birlikteliğini anlatırcasına. Düşüverirsiniz sizde Şems gibi derin bir kuyuya gözlerinizin önünden su gibi akıp geçerken anılarınız…
Anlarsınız…
Dinlerken Jerf’den My Fear’ı dalar gidersiniz uzaklara, açarsınız sesini sonuna kadar başka hiç bir şeyi duymamak istercesine, ney sesleri ile inler etraf, neyzenin her ufleyişinde bir başka anı canlanır gözünüzün önünde…
Anlarsınız…
Televizyonda bir koala ile pengueni ayni adada yaşarken görürsünüz, başlarsınız gülmeye hiç yabancı değildir çünkü bu hikaye size çizgi filmide ilk kez görüşünüz değildir, belli belirsiz hafif bir kahkaha atarsınız sonra bir anda dağılır yüzünüzdeki gülümseme, derin düşünceler ve anılar alır o belli belirsiz kahkahanızın yerini, kanalı değiştirmek istersiniz, kapatmak istersiniz televizyonu ama eliniz varmaz kapatmaya…
Anlarsınız…
Ve daha böyle nice şey sizin alıp götürür başka diyarlara, bir yanınız tebessum ederken diger yanınız kan aglar…
Anlarsınız…
Peki neyi mi anlarsınız?..
Bırakın O da bende kalsın…

N.

Hayallerinizi (Hayatınızı) Ertelemeyin

Kim hayal kurmaz ki bu dunyada, kim plan yapmaz ki?..
Herkesin onlarca, yüzlerce hatta belki binlerce isteği, hayali, planı vardır. Bazıları imkansızdır sadece hayalden ibarettir, bazıları ise sadece sizin bir hareketinizi bekler gerçekleşebilmek için.
Çok zor hatta imkansız gözüken istekler, planlar hayaller aslında zannetiğiniz kadar imkansız, zor olmayabilir ama kimi “yarın yaparız”, “haftaya gideriz”, “pazar günü gidelim” diyip olabilirliğine, yapabileceğinize kesin gözüyle baktığınız planlarınız, hayalleriniz ise sadece hayal olarak kalıverir bir anda hayatınızda…
Kısacası hayallerinizi, planlarınızı, isteklerinizi ertelemeyin, bir anda aslında ertelediğinizin hayallerinizin, planlarınızın değil hayatınızın ta kendisi olduğunu görürsünüz.
O ertelediğiniz, yaparız bunları ne de olsa dediğiniz planlarınız, hayalleriniz, istekleriniz bir anda öyle bir imkansız hale gelir ki zincirleme tepkimeye dönüşür ve arkaya dönüp baktığınızda bütün hayatınızı ertelediğiniz gerçeği ile göz göze gelirsiniz.
Kimilerine göre biraz sert, abartılı gelebilir bu söylediklerim ama hayatınızda sadece bir kez, sadece bir kişi ile birlikte yapabileceğinizi düşünürseniz eğer bazı hayallerinizi, planlarınızı, isteklerinizi işte o zaman anlarsınız aslında ne kadar doğru olduğunu…
Eğer ufakta olsa bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız çıkın…
Gezmek istediğiniz bir yer varsa gezin…
Görmek istediğiniz bir yer varsa görün…
Söylemek istedikleriniz varsa söyleyin…
Birisi ile başbaşa yemek yemek istiyorsanız yiyin…
Konuşmak istediğiniz birisi, bir şeyler varsa konuşun…
Hiç bir şeyi umursamadan elinizde çiçekler ile ona gitmek istiyorsanız gidin…
Hiç kimseyi umursamadan sokaklarda elele dolaşmak istiyorsanız dolaşın…
O’na sımsıkı sarılarak dans etmek istiyorsanız edin…

Yani yapmak istediğiniz şeyleri yarına bırakmayın, yarın geldiğinde aslında çok geç olabilir…
Ve bir ömür boyu keşke ile başlayan veya biten cumleler ile başbaşa olursunuz…
İşte o zaman bazı şeyler için şairin dediği gibi anı olacak bir şeyiniz olmaz, her şeyin dününde kalırsınız…

Hayatınızı ertelememeniz dileğiyle…

N.

Ben Husrana Komsuyum

benim sermayem çift el artı çift göz, karamsardan varan harbi doğru söz, acılarımsa köz.
ah benim bu sisli yollarım, vay benim körpe ellerim, kara saçlı başım, dara düştü yarım.
bazen bıktım aslen yıkıldım ve daldım derinlere sığdan yıldım.
beni toplasan otuz şirin yıldım, sabreden dervişin muradına vardım.

bitmez kaderin uzun yolu, gidilemez tek binekle, içine sinmiş korkak çocuğu ileri doğru itekle.
burada beklemekle sanma kalıcısın ya pek de, bak kaç milyar insanın yaşam bayrağı direkte.
bu ses benim, dinle dinle dinle, uygunsuzca gidişlerin yolunu kesen haydut benim.
bildiklerimden eminim, yaptıklarıma kefilim, gidenlerime vedayım, gelenlerime mihirim.

denedim olmadı, çabalarımın sonu nihayete varamadı.
ben hüsrana komşuyum, yolları gözler meczubum.
uykum kaçtı, iflasın eşiğine battı.
bu suçsuz gözlerime hesabım ağırdır, vardır şerrim de velakin kalanım hayırdır.

bilmelisin yolunu bulman çok basit ve bedava, yapmamalısın bunu dava.
sana dostum diyenler var ya, alayı hava, en sert tekerlerler bile bir gün mutlak kaçırır hava, gel yanaş.

yaşın kaç? hmmm, yolun azını gitmişsin.
tecrübe demek kalpte kalan izdir yanılma.
çok bildimlik yaparsan, çok düşmüşlük yaşarsın.
yok derdimlik yaparsan, dert görünce saparsın.

elimdeki ölümlü, para, ev mülk taki vücut
rab cömertliğinde asla koymamıştır hudut.
can yakmak pahasına mı icat oldu barut?
ben gülüp selam ederken simaları nemrut.

ben bu uğurda çok yoruldum oysa zor da olsa içim rahat.
ruhum donuk, yüzüm sanık görsem orda durum ortamızda.
her şey açık meydanda, kaç kişi felci tattı iyi ve kötü arası cereyanında?

denedim olmadı, çabalarımın sonu nihayete varamadı.
ben hüsrana komşuyum, yolları gözler meczubum.
uykum kaçtı, iflasın eşiğine battı.
bu suçsuz gözlerime hesabım ağırdır, vardır şerrim de velakin kalanım hayırdır.

Sagopa Kajmer

Sadece Sevmek Yetmez

Sevmek ve sevilmek…
Birbirinden farkli iki kavram gibi gözükse de ikisinin özünde de sevgi vardır. İkiside özveri ister, ikiside saygı ister, ikiside güç ister, ikiside hayata aynı çerçeveden bakabilmeyi ister, ikiside geçmişin gölgesini umurmasadan adım atabilmeyi ister…
İşte bunları bir araya getirebilirseniz hem seversiniz hemde sevilirsiniz, bunlardan sadece birisi bile eksikse eger ya sadece seversiniz ya da sadece sevilirsiniz iki kavramıda bir arada yaşamaya maalesef şansınız olmaz. Hayatınızdaki kişi ruh ikiniz olsa bile şansınız yoktur, hayatınızdaki kişinin kalbinin sahibi olsanız bile şansınız yoktur.
Ve ansınız bir yerde acı gerçek ile karşı karşıya kalıverirsiniz.
İşte adam da böyle kalıverdi ansınız o gerçek ile…
Yeni bir hayat sayfası açam adam için, hayat o kadar güzel ilerliyordu ki adam bile bundan huzursuz olmaya başlamıştı, alışık değildi çünkü adam böyle güzel ilerleyen bir hayata…
Bir gün bir şeylerin ters gideceğini bekliyordu adam, hissedebiliyordu, biliyordu… Fakat Pekte umursamadı adam anı yaşayarak geleceği hayal ederek O’nunla birlikte mutluydu.
Zaman gelip o büyünün yavaş yavaş bozulduğunu hissetmeye başlayana kadar. Zaman gelip O’nun gözlerinde bir zamanlar doldurduğu boşluğun yine orada olduğunu görene kadar…
Bunları farkettiği zaman adam ne yapacağını bilemedi ilk zamanlar, ne olmuştuda bu büyü bozulmuştu, ne olmuştuda bir zamanlar doldurduğu o boşluk yine oradaydı bilmiyordu.
Savaşmak istedi, bir zamanlar O’nunla yakaladıkları o birlikteliği tekrar yakalayabilmek için savaşmak istedi, zorladı, gücü tamamen tükenene kadar zorladı tekrar O’nunla birlikte yalakadığı o birlikteliği yakalayabilmek için…
Ama ne yaparsa yapsın bir türlü olmuyordu an gelip gücü tamamen tükenene kadar… An gelip gerçekleri anlayana kadar…
Adam sevmiş miydi, hemde anlatatılamayacak kadar çok.
Seviyor muydu adam, O’nun adama söylediği son söz olan “Beni senin kadar sevebilecek birisi olduğuna inanmiyorum“u duyabilecek kadar çok…
Ama sadece sevmek yetmiyordu, sevilmekte gerekiyordu…
Anlatılmaz can acısının sebebide buydu işte.
Sevmişti adam ama sevilmemişti, O’nunla birlikte yakaladıkları birlikteliği tekrar yakalayabilecek kadar sevilmemişti…
Ve artik adam için şavaşmanın bir anlamı kalmamıştı çünkü bu şavası kazanabilmeye dair en ufak bir şanşı yoktu adamın.
Hani demişya Birhan Keskin bir şiirinde

onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
titreme daha fazla kalbim.
bağışla kendini artık onu da bırak gitsin.
o senin en ezel gününden kaderin
sen onu nasılsa bin kere daha seveceksin.

Adam onu sevebileceginin en yucesiyle sevdi ve nasilsa bin kere daha sevecek…

Sevmek ve sevilmek dileğiyle…

N.

Gitmek mi yitmektir kalmak mi?

gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
bilemem, belki bu yüzden
ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
yine de döneyim döneyim istedim.
ah benim sesimle
söylesem de, inanmazlar
benzemiyor çünkü bir dile.
döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
döndüğüm bu sema sensin. döndüğüm.
sen benim kara ömrüme vuran
suyumu harelendiren sevincimdin.
onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
titreme daha fazla kalbim.
bağışla kendini artık onu da
bırak gitsin.
o senin en ezel gününden kaderin
sen onu nasılsa bin kere daha
seveceksin.

Birhan Keskin

Savasmak

Savastigin eger kaderinse yaptigin tek sey sadece kendini yormaktir. Kacamazsin, yenemezsin, saklanamazsin, uzlasamazsin… Sadece senin icin cizilen yolda yurursun, savastigini zannetsende degisen hic bir sey olmaz. Kactigini zannetsende kacamazsin. Saklanmaya calissanda golgen gibi hep arkandadir…

N.

Olsun

Yorgun gecelerin ardından
Hep aynı yere dönerken
Islak sokaklar boyu düşündüm
Solmuş insanların yüzünden
Gülümseme beklerken
Tren yolları boyu düşündüm

Sanki yıllardır uzaktayım ben
Özlemlerin hep sensiz, derinden
Ama yalanlar görürüm hala
Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya

Olsun demek de zor artık
Çocuk düşlerimiz yok artık…

Erken ölülmlerin ardından
Hep aynı yere dönerken
Islak sokaklar boyu düşündüm
Borcum varmış gibi kendimden
Gülümseme beklerken
Tren yolları boyu düşündüm

Sanki yıllardır uzaktayım ben
Özlemlerin hep sensiz, derinden
Ama yalanlar görürüm hala
Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya

Olsun demek de zor artık
Çocuk düşlerimiz yok artık…

Pilli Bebek

Yukarıya Bak

çok zamandır kırgın bize dünya
ne hayaller kaldı ne de rüya
umutsuzken bir yol ararsan
ay bir yanda sen bir yanda
güneş bir yanda ben bir yanda

izle

yukarıya bak ağlarken
buraya kadar geldik
bu oyuna karar verdik
bilmeli, sevmeli

yukarıya bak ağlarken
kime ne zarar verdik
kahredeni affettik
gülmeli geçmeli

yukarıya bak
yukarıya bak

son bahardı belki bu ömrümüzde
çıkartalım keyfini gönlümüzce
huzursuzken bir dost ararsan
hak bir yanda her bir yanda
ister anla ister inanma

izle

yukarıya bak ağlarken
buraya kadar geldik
bu oyuna karar verdik
bilmeli, sevmeli

yukarıya bak ağlarken
kime ne zarar verdik
kahredeni affettik
gülmeli geçmeli

yukarıya bak
yukarıya bak
yukarıya bak
yukarıya bak

yukarıya bak ağlarken
buraya kadar geldik
bu oyuna karar verdik
bitmeli, gitmeli.

Ogün Sanlısoy

Gün Batımı

Gün batımını, güneşin batışını izlemek bir çok insan için keyif verici bir şeydir, peki hiç hayat güneşinin batışını izlemenin nasıl bir şey olduğunu bilir misiniz? İşte adam bunu öğrendi…
Hep karanlık olan yaşamında bir gün ışığı, güneşi bulabilme çabası ile yaşayan adam kimi zaman umudunu, umitlerini tamamen yitirsede bir sekilde aramaya, çabalamaya devam etti. Yaşamında zoru seven ve girdigi bu yolun da cok zorlu olacağını bilen adam kimi zaman pes etmeyi düşündü ama bu kadar zorluktan sonra yapamazdı bunu, kendine verdiği sözü tutmak zorundaydı çünkü…
Nasıl bir şey olduğunu unutmuştu artık ışığın, güneşin, mutluluğun aslına bakılırsa tam olarak bunların ne olduğunu da bilmiyordu.
Gün gelip yorgunluktan, umutsuzluktan tamamen nefes alamaz hale gelene kadar…
Her şeyi bir bir kenara atıp çekilmeye hazırlanıyordu artık, aramayacaktı, çabalamayacaktı çünkü artık adam tükenmişti, yoktu bir adım daha atacak hali, yoktu bir nefes daha alacak hali…
Derken ansızın O’nu buldu, her şey buraya kadar dediği anda…
İlk önceleri farkına varamadı bunun, an gelip hayatında olmayan şeylerin artık var olduğunun farkına varana kadar. Şaşkındı adam, daha önce bilmediği şeylerin hepsi şimdi hayatının baş köşesindeydi, O’nunla birlikte, O’nun için…
Mutluluk denen duygunun ne olduğunu biliyordu artık adam ve bunu bütün huclerinde hissedebiliyordu, umutları vardı artık, geleceğe yönelik umutuları, gülümseyebiliyordu…
Bir zamanlar “her şey buraya kadar kadarmış” diyen adam artık “asıl şimdi başladı hayat” diyordu. Evet gerçekten de hayat simdi başlamıştı adam için…
Adam o kadar mutluydu ki hayatında ilk kez korkunun gerçek anlamını öğrenmişti, korkmak nedir biliyordu artık ama bu korku bile ne mutluluğunu ne sevgisini ne umutlarını ne de O’na olan aşkını etkileyebiliyordu çünkü adam hayatını adadığı şeyi bulmuştu, kendi tabiri ile ışığını, güneşini, O’nu…
fazla sürmedi ama bu aydınlık, nereden bilebilirdi ki adam; ansızın gelen O’nun, yine ansızın, adamın hiç beklemediği, aklının ucundan bile gecirmedigi bir anda gidecegini…
Bir anda aydınlanan dünyası yine bir anda inanilmaz bir karanlığa bürünmüştü ama bu karanlık eskisi gibi bir karanlık değildi, her şeyi içine çeken, her şeyi yutan, yok eden bir “canavar”dı adeta…
Adam ilk zamanlar direnmeye çalıştı bu karanlığa, savasmaya calisti bu “canavar” ile ama…
Bir zamanlar ışığın ve güneşin ortasında O’nunla birlikte yaşayan adam şimdi karşı kıyıdan hayat güneşinin batışını izliyordu ve elinden gelebilecek hiç bir şey de yoktu…

N.

Hedefler…

Herkesin bir hedefi vardır mutlaka, hatta kimilerinin birden fazla hedefi vardır. Kimileri hedeflerine aynı anda ulasmak için çabalar, kimileri sırayla ama bir şekilde herkesin bir hedefi vardır.
Adamın da vardı hedefi ama sadece tek bir hedefi vardı bu hayatta sadece tek ve ulaşmak zorunda olduğu bir hedef…
Bütün hayatını bir şekilde hedefine ulaşmaya adamıştı adam, attığı her adımı bunun için atıyor, aldığı her nefesi adeta bunun için alıyordu.
Bazen insanlar yaptıklarından hiç bir şey anlamadı adamın, herkes “bu adamın bir derdi var” diyordu ama hiç kimse bilmiyordu nedenini, adamdan baska…
Sınırları aştı adam bazen, farkındaydı aslında bazı şeylerin ama hayatta ki tek hedefini gerçekleştirmekten başka da herhangi bir yolu yoktu.
Bazen o kadar yoruldu ki hedefine ulasilmek icin, birakti her şeyi bir kenara… Hedefini, adımlarını, yaşamını… Pes etti adeta, her pes edişinde bu kadar erken mi dedi ve yine hedefine ulaşmak için çabalamaya başladı…
Çabaladı, çabaladı, çabaladı…
Ama artık o kadar yorulmuştu ki, o kadar bitkindi ki ne bir adım daha atacak hali kalmıştı ne de nefes alacak hali…
Bitmişti adam artık, bitmişti adam için her şey…
Hayatın bu ağır yenilgisini kabul etmiş çekilmeye hazırlanırken bir kenara bir anda O’nu buluverdi karşısında…
Şaşkındı adam, şaşırdı ilk önce, bu durumu hiç beklemiyordu çünkü, umudunu tamamen yitirdiği, pes ettiği bir anda O’nu bulmuştu, hayat karşısında bir kez daha affalladı adam…
İnanmadı ilk başlarda, kendi kendisine “sadece kendimi kandırıyorum yenilgi ağır geldi” diyordu, kaçmaya çalıştı adam. Kaçmaya çalıştıkca daha da yaklaştı, inkar etmeye çalıştı, inkar etmeye çalıştıkca daha da inandı…
Etrafı dikkatini çekti daha sonra bir anda, her şey çok farklıydı, o karanlık yoktu artık, insanlar adama “sen gülmeyi bilir miydi?” diyordu işin ilginci adam da soruyordu bu soruyu kendine “ben gülmeyi biliyor muydum…”
Ve adam bıraktı kendini hayatın akışına, emin olana kadar her şeyi akışına bıraktı ne kaçmaya çalıştı, ne daha da yaklaşmaya…
Her güne birak daha farklı merhaba demeye başlamıştı adam artık, her şey daha farklıydı hayatında…
Bazen deli gibi aynanın karşısına geçip kendine “hedefime ulaştım sanırım” diyor ve yine deliler gibi gülüyordu mutluluktan…
Alışması zaman almadı adamın mutluluk dene şeye, gülmeye, huzura hatta bir ara abartıp gelecek ile ilgili planlar bile yapmaya başladı…
Gelecekle ilgili planlar yapmaya başladığı an tamamen inandı adam hedefine sonunda ulaşabilmişti, O’nu bulabilmişti sonunda. Hayat o kadar ilgiç bir hal almıştı ki adam için, her şeyi bir kenara bıraktığı an O’nu bulabilmesi, gerçekten O olması, hedefine ulaşabilmesi…
Mutluydu adam, mutluluk nedir biliyor ve bütün hücrelerine kadar hissedebiliyordu, O’nunla birlikte…
Ve yapmayı çok istediği bir şeyi de yapmıştı adam… Yaşadığı şehrin en yüksek noktasından bütün şehre avazı çıkabildiği kadar bağırmıştı, O’nu bulduğunu bütün şehre haykırmıştı, sadece ama sadece bir gün sonrasında olacaklardan habersiz, hayatın; adama karşı yapacağı son şakadan haberi olmadan…
Sinsice bir kenardan adamın mutluluğunu izlerken hayat, artık sıkılmış olmalıydı ki adamın bu mutluluğundan son bombasını patlattı…
Ne bomba ama…
Adam bir anda darmadağın oldu, O’nu kaybetmeyi, O’nun çekip gidebilme ihtimalini aklının ucundan bile geçirmemişti hiç bir zaman, araken de, bulduğunda da…
Hayat o kadar kusursuz, o kadar harika bir 1 Nisan şakası hazırlamıştı ki adama, hayatın bu son hamlesi karşısında saygı ile eğilmemek imkansızdı…
O’nun gitmesiyle birlikte adamında hayatını adadığı tek şey ellerinden kayıp gitmişti ve adam sadece seyirciydi bütün bu olanlara, yapabilecek hiç bir şeyi yoktu çünkü adamın…
İLk önceleri kabullenmek istemedi, sadece kendi bakış açısıyla baktı olana-bitene, kabullenmesi çok zor bir şeydi çünkü adam için, hayatındakı tek hedefine ulaşmış ve ne kadar acıdır ki gerçekten, kuşkusuzca, tamamen kendisininde inandığı gün kaybetmişti.

Hayatı tamamen anlamsızlaştı adamın, anlam yükleyebileceği bir şey yoktu çünkü hayatında artık. O’nu yitirmişti adam, hedefini yitirmişti…

Zamanla gerçekleri anlamaya başladı adam, zamanla anladı hayatı sadece kendi gözünden yaşamaması gerektiğini…
İşte bu gerçek o kadar ağırdı ki, yıllarca aramış olmanın verdiği yorgunluk ve O’nu kaybetmiş olmanın verdiği acı ile de birleşince…

N.

Gerçekler Acıdır…

Klasik bir söz vardir “gerçekler acıdır ve acıtır” diye. Buna verebileceğiniz tek cevap ise “doğru söze ne denir…” olur. Birbiri ile bu kadar uyumlu, birbirlerine cevap niteliği taşıyan çok az cümle vardır sanırım…
Adamın en büyük hatası hayatı sadece kendi gözünden yaşamaktı, olaylara sadece kendi tarafından yorum yapmasıydı. Her ne kadar cevresinde ki herkese “empati diye bir mefhum var hayatta hiç mi duymadınız!!!” desede bazı durumlarda empati kurulamayacağını, karşı tarafın gözünden hayata bakılamayacağını acı da olsa öğrendi.
Yıllar süren arayışının ardından O’nu bulmuştu adam, hayatı o günden sonra adeta bayram yerine dönmüştü. Gerçek mutluluğu, umudu, aydınlığı, sevgiyi, aşkı yaşamıştı…
Çok uzun sürmedi ama bu bayram havası, bir gece ansızın bayram yerini merasim havasına bırakmıştı.
Bir cenaze merasimi…
Adam uzun süre anlam veremedi olana bitene, kendi kendine dediği tek şey “neden… neden… neden…” oluyordu… Çünkü adam; ışığını bulmuştu, O’nu bulmuştu, yıllarca aradığı O’nu bulmuştu ve O’nu kaybetmenin adam için bir sebebi olamazdı. Kaybedemezdi O’nu… Her gün izlerken gecenin güne yerini bırakışını, içten içe hep O’na söylenip durdu… “Neden bırakıp gittin beni, neden kaçtın, neden ha neden!!!” diye…
Kimi zaman savaşmak istedi, kaybetmeyecekti çünkü adam O’nu, kendine söz vermişti adam O’nu ilk bulduğu an kaybetmeyeceğine dair…
Ama ilginç bir şekilde ne ile savaşacağını bulamadı, ne için savaşacağını bulamadı. Buna da anlam verememişti adam, savaşmak istiyordu ama ne ile savaşacağını bir türlü çözemiyordu. Adam kendisini ilk kez bu kadar caresiz hissetmişti. İlk kez aciziyetini kabul etmişti… Elinden hiç bir şey gelmiyordu çünkü adamın, O’nu kaybedişine sadece seyirci kalabiliyor, adım adım biraz daha o eski karanlığına gömülüyordu…
Zaman gelip bir büyüğünün söylediği söz aklına gelene kadar bir gece yarısı.
O an cektigi can acısı adeta iki katına çıkmıştı. Gerçek yüzüne bir tokat gibi inmişti. O’nun gittiği günden beri dinmeyen can acısı adeta işkenceye döndü o an…
Ben hep kendi gözümden buldum sonunda O’nu, Işığımı buldum dedim ama O’nun tarafından hiç bir zaman bakmadım… Bunu farkettiğimde anladım ki herkese nasib değil karşılıklı aradıkları kişi olmaları, yüzde yüz olarak ışığım bu demeleri ve ne kadar acıdır ki bu değişmeyen bir gerçek, benim gerçeğim ve dilerim senin gerçeğin de olmaz…
Adam gerçeği ile yüzleştiğinde çektiği can acısı o kadar arttıki o an bağırmak, haykırmak istedi…
Adam hiç bir zaman O’nun tarafından bakmamıştı, O’nun gözünden bakmamıştı…
O, adamın için aradığı ışıktı…
Peki ya O’nun için adam?..
Gerçekler gerçekten acıydı ve gerçekten acıtıyordu. O’nsuzluğun dinmeyen acısına bir de bu gerçeğin acısı eklenmişti artık adamın yaşamında…
Hayat acımasız, adam ise hayatın karşısında aciz…
Elinden gelen tek şey ise O’nsuz yaşamak, sadece zamanını doldurmak ve vakit gelince usulca hayata elveda demek…

N.

Değişim

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diye bir söz vardırya hani çok saçma bir sözdür aslında. Kaba ve halk arasında çok yaygın bir tabir ile bazı şeyleri kıçınızı yırtsanız bile değiştiremezsiniz.
Adamin tek amacı mutlu olabilmekti, huzurlu bir yaşamdı ve nasıl mutlu olabileceğini, nasıl huzuru bulacağını biliyordu, tek yapması gereken O’nu bulabilmekti.
Bazen O’nu bulabilmek için sınırlarını aştı, insanları üzdü, kendini üzdü, cevresine kimi zaman kötü yüzünden başka hiç bir şey gösteremedi yaptığının çok büyük bir bencillik olduğunun farkındaydı ama yinede durmadı…
Gün geldi arkadaşlarını üzdü, gün geldi ailesini üzdü, gün geldi kensini üzdü ama biliyordu ki bu zor günlerin, kötü ve karanlık günleri eni sonu bir gün aydınlanacaktı. Bazen aramaktan yoruldu, her şeyden vazgeçmeye karar verdi ama yapmadı. Tek amacı O’nu bulabilmekti hayatında çünkü.
Yorgunluktan adım atamaz hale gelene kadar aramayada devam etti, her şeyi bir kenara atıp tamamen ümidini yitirdiği an O çıkageldi…
İlk zamanlar anlamadı daha doğrusu inanamadı. Her zamanki gibi kaçmaya çalıştı, kaçmaya çalıştıkça daha da içine düştü, inanmak istemedikçe daha da çok içinde buldu kendisini zamana bıraktı o an her şeyi…
Gülümsemeye başaladı adam, mutluydu artık ama gerçekten mutluydu, huzurluydu işte o zaman kendiside artık inanmıştı O’nun yıllardır aradığı ışığı olduğuna, bunu anladığı zaman daha da mutlu oldu adam, anlatılmaz bir huzurla geçmeye başlamıştı günleri. Hayatında kimseye vermediği kadar değer veriyordu O’na.
Bir zamanlar yürümüye bile hali kalmayan adam artık adeta uçuyordu mutluluktan. Ne o yorgunluğu kalmıştı ne mutsuzluğu ne de karanlığı…
Ve ömründe ilk kez korkunun ne demek olduğunu öğrendi adam. Bir yanı yıllarca aradığı mutluluğu ve huzuru yaşarken O’nunla birlikte, bir yanı ise gerçek korkunun ne olduğunu dibine kadar hissediyordu.
İliklerine kadar hissederken korkuyu bazen kendi kendisine “neden korkuyorum ki, sonunda değişti işte her şey artık O var ve asla kaybetmeyeceğim O’nu” diyor ve kendi kendini kandırıyordu farkında olmadan…
Çok zaman sonra farkecekti gerçekleri aslında…
Ve O gitti… Ansızın geldiği gibi ansızın çekip gitti…
Adam ilk önceleri anlam veremedi hiç bir şeye neden diyip duruyordu kendisine sadece. Hiç bir cevabı yoktu adama göre…
Günler günleri, geceler geceleri kovaladı… Değişen hiç bir şey yoktu, adam yine mutsuz adamdı, huzuru olmayan adamdı…
Ağa dediği ve bir süre önce kaybettiği büyüğünü düşünürken bir gece dediği bir söz aklına geldi, Ağa dediği kişi ile aynı kaderi paylaştığını anladı ve bir daha “neden” demedi.
Çok ilginç bir şekilde Ağa ile adamın yolları bir yerde kesişmiş ve Ağa vefat edene kadar da iyi bir abi-kardes, iyi bir arkadas, dost iliskisi kurmuşlardı. Kim bilebilirdi ki bu iki kişinin kaderide aslında bir noktada aynıydı…
Ağa’da adam ile aynı hikayeyi yaşamış, buldum dediğinde kaybetmişti ışığını… Adam’a bir gün “ben hep kendi gözümden buldum sonunda O’nu, Işığımı buldum dedim ama O’nun tarafından hiç bir zaman bakmadım… Bunu farkettiğimde anladım ki herkese nasib değil karşılıklı aradıkları kişi olmaları, yüzde yüz olarak ışığım bu demeleri ve ne kadar acıdır ki bu değişmeyen bir gerçek, benim gerçeğim ve dilerim senin gerçeğin de olmaz…
Bir gece yarısı adamın aklına gelen bu söz ile zaman durdu… Ağa her zaman ki gibi doğruyu söylemişti vefatının üzerinden 3-4 yil geçmiş olmasına rağmen bir gol daha atmıştı adama…
Çok doğruydu, adam buldum dediğinde hep kendi gözünden, hep kendisi için buldum demişti ama O’nun gözünden, Işığının tarafından hiç bir zaman bakmak aklına gelmemişti…
Gözleri doldu adamın bunu düşündüğünde hayatında ilk kez bu kadar içten “keşke O’nunda ışığı ben olabilseydim” dedi…
Adam hiç değise biraz olsun huzurluydu, en azından kaybetmişte olsa O’nu, ışığını bulabilmişti bu hayatta, adamın O’nun hayatında yeri artık olmasada…
Bu saatten sonra adama düşen tek şey ile biçilen zamanı doldurmaktı, O’nsuz, Işıksız…

N.

Böyle Ayrılık Olmaz

kim derdi ki seninle bir gün ayrılacağız
geçip giden yılların ardından bakacağız
kim derdi ki bir tanem gün gelip bıkacağız
ben ve yenik yüreğim yalnız mı kalacağız

böyle ayrılık olmaz
böyle yalnız kalınmaz

hani verdiğin sözler
hani ellerin nerde
hani huzur bulduğum
deniz gözlerin nerde
hani sen hep benimdin
şimdi nerdesin
nerde

Adnan Ergil

Hasret

Herkesin mutlaka bir çok arkadasi, dostu vardır ama içlerinde öyle birisi vardır ki onunla olan bağınız, sevginiz, dostluğunuz hiç kimse ile yoktur, çevrenizdeki herkesten daha farklı bir bağ vardır onunla aranızda.
Adam içinde öyle birisi vardı…
Dile kolay 15 yila yakın süre adam ile dostu neredeyse her gününü birlikte geçirdi, her günü birlikte yaşadılar. Birlikte ağladılar birlikte güldüler. En zor zamanlarında birbirlerine hep destek oldular.
Gün geldi kavga ettiler, gün geldi sabahlara kadar birlikte çılgınca eğlendiler…
Herkes bu iki dostu kıskanırdı, çoğu kişi; bu oğlan ile kız birbirlerini seviyorlar ama söylemeye cekiniyorlar desede gerçek öyle degildi. Bu iki kişi gerçekten dosttu adeta birbirlerinin canlarıydı.
Bir gün oldu bu iki dost bir gün kavga ettiler ama hepsinden farklıydı bu kavgaları. 15 yıllık dostlukları boyunca birbirlerine bu kadar düşmanca, bu kadar acımasızca, bu kadar nefret edercesine bakmamış, konuşmamışlardı.
Herkes şaşkına dönmüştü olan biten karşısında, incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebep yüzünden birbirlerine öyle girmişlerdi ki sanki o an 15 yıllık dost değil, 15 yıllık can düşmanı olmuşlardı.
Ve bir daha asla ne aynı ortamda bulundular ne de bir kelime olsun konuştular. Aslında ikiside bu sebepsiz kavganın bitmesini istiyordu ama ikiside gerçekten asi ve dik başlı oldukları için “hayır ilk önce gelip o özür dileyecek” inatları yüzünden asla konuşmadılar. Aslında sonsuza kadar bir daha yüzyüze gelip konuşma şanslarını kaybettiler adama bir gece yarısı gelen telefon ile.
Aylarca birbirlerinin yüzüne bakmamış olan ortak arkadaşlarına “onunla asla görüşmem artık” diyen ikili artık tamamen ayrılmıştı.
Kız bir trafik kazasında hayata gözlerini yummuştu. Gece yarısı bu haberi aldığında o an zaman durdu adam için. Nefesi kesildi o an, onunla yaşadığı her an gözünün önünden geçip durdu.
Adam “bana dünya üzerinde istisnasız en yakın insan işte bu manyak kız” dediği dostunu kaybetmişti. O an sokaklarda bağırmak istedi bu bir şaka olmalı diye ama gerçekti en az adamın gözlerinden akan yaşlar kadar gerçekti hemde.
Dostu ile yapmak istediği o kadar çok şey vardı ki adamın son zamanlarda, hepsi için bir plan yapmış, dostu ile tekrar barıştığında tek tek bu planları uygulayacakı. En büyük planı ise O’nunla, ışığı ile tanıştırmaktı.
Ama olmadı…
Dostunun yokluğu içinde günden güne büyürken adamın, O’nun yanında olması ile destek buluyor ve yavaş yavaşta olsa içindeki acı ile yaşamaya alışmaya calisiyordu…
Gün gelip O’da adamı terkedene kadar, ansınız çekip gidene kadar…
Hayatında değer verdiği ve en zor anlarında yanından olan iki yarısınıda kaybeden adam için artık her şey anlamsızdı…
O’nun da gitmesiyle birlikte tamamen yalnız kalan adam bazen dostunu o kadar özlüyordu ki; dostunun omuzuna yaslanıp sadece 10 dakika ağlayabilmek için geriye kalan bütün hayatını vermeye rağzıydı…
Adam o kadar hasret kaldı ki dostuna, o kadar hasret kaldı ki O’na, Işığına…
O’nsuz bir hayatında zaten adam için hiç bir önemi yok…

N.

Karşı Koymak

Karşı konulamaz bir çok şey var aslında hayatta. Karşı koymak isteyipte karşı koyamadığınız şeyler ama…
Sevmek gibi, aşık olmak gibi, yaşlanmak gibi ve ölmek gibi… Geri kalan her şeye karşı koymak elinizdedir. Sadece karşı koymayı isteyin yeter. Ama insanlar nedense karşı koyabilecekleri şeyler yerine hayatın değişmezlerine karşı koymaya çalışırlar ve sonuçta değişmez… Ne kadar karşı koymaya çalışırlarsa çalışsınlar severler, aşık olurlar, yaşlanırlar ve zaman dolduğuda da bir daha uyanmamak üzere ebedi uykuya dalarlar…
Adam da öyleydi işte yıllarca karşı koyduğunu sandı bazı şeylere karşı. Sevmekten kaçtı, sevmeye karşı koyduğunu zannetti. Aşık olmaktan kaçtı, aşka karşı koyduğunu zanneti. Farkında değildi ilk zamanlar. Karşı koymuyordu, kaçmıyordu sadece aradığını bulamamıştı ve adam bunu hep karşı koymak, kaçmak olarak algıladı.
Aslında gerçeği biliyordu ama kendisine söylemeye çekiniyordu, belkide asla bulamayacağı düşüncesi ile… Sadece kendini kandırıyordu karşı koydum, kaçtım, istemiyorum diye.
Aradı sadece aradı kimi zaman ne aradığını unuttu kimi zaman aramaktan yoruldu ama yinede yılmadı… Aradığını bulamadığı zaman kendisine hep aynı yalanı söyledi karşı koydum iste… Kaçtım…
Zaman gelip aramaktan da kaçmaktan da karşı koymaktan da artık adım atacak hali kalmayıncaya kadar… En sonunda her şeyi bıraktı ve çekildi kabuguna asla bulamayacağına inanmış olmanın verdiği tarif edilmez duygular ile…
İçine işleyen bu karanlık ile yaşamaya devam ederken birden bire O adamın bütün karanlığını söküp attı. Adam ilk başta inanmadı olana bitene. Kaçmaya çalıştı yine, karşı koymaya çalıştı ama bu sefer ne kaçabiliyordu ne de karşı koyabiliyordu. O’nun rüzgarına kapılmışcasına adeta savruluyordu karşı koymak istediği şeyler ile birlikte…
Anlamıştı adam O’ydu… Işığı oydu, yıllardır aradığı oydu, yıllardır karşı koyduğunu zannettiği, kaçtığını zannettiği her şeyin sebebi O’ydu. Bulmuştu adam en sonunda…
Bir zamanlar karşı koyduğu, kaçtığı her şeyin üzerine gitmeye başladı adam O’nunla birlikte. Çünkü artık kaçmasını gerektiren, karşı koymasını gerektiren, araması gereken bir şey yoktu.
“Ne kadar da farklıymış hayat, ne kadar farklı ve güzelmiş yaşamak” adamın söyleyebildiği tek şey bu oluyordu. Hayatı bütün renkleri ile yaşamak, gülümseyebilmek, hayaller kurabilmek, O’nun gözlerinin içine bakabilmek… Adam adeta dünyada cenneti yaşıyordu O’nu bulduktan sonra.
Ansınız cehennemin karanlığı içinde kalana kadar…
Birden bire kararmıştı dünyası, bir gün öncesine kadar hayatın bütün renkleri ile yaşarken adam. Simdi sadece hayatın karanlık yüzünü görebiliyordu.
Karardı her yer, karardı her şey. Işığı artık yoktu, O yoktu. Hayatın bütün renklerini yaşatan, gülümseten, hayaller kurduran, adamın içinden karanlığı söküp atan O yoktu artık…
Gömülüp kaldığı bu karanlıktan çıkmaya çalışsada adam hiç bir faydası yoktu bu çırpınışların. Adın attıkca daha da karanlığa gömülüyor, çırpındıkca bu karanlık daha da karanlık bir hal alıyordu. Yıllar boyunca aradığı O’nu bir anda kaybetmişti adam çünkü, bir anda çekip gitmişti O…
Bir zamanlar aradığı, bulamayınca kaçtığını zannetiği, karşı koyduğunu zannettiği şeyler şimdi adamdan kaçmıştı O’nun gidişiyle birlikte…
Adam ise tekrar çekildi bir köşeye ve sadece beklemeye başladı ölümü… Artık aradığı bir şey yoktu çünkü adamın, kaçtığı bir şey yoktu, bekleyebileceği, bulabileceği bir O yoktu…

N.

Neden…

Hani bazı şeyler vardır unutmuşsunuzdur artık, tam olarak hatırlayamazsınız, birileri o şey hakkında konuşurken bir an duraksarsınız ne tam ve net olarak hatırlayabilirsiniz ne de yok bilmiyorum diyebilirsiniz.
Adam içinde bazı duygular o durumdaydı artık…
Yillarca aradıktan sonra yorgun düşmüştü adam artık, o kadar çok yorulmuştu ki üzerindeki yorgunluğu atamıyordu bir türlü. Işığını aramak için çıktığı bu yolda artık kendini yavaş yavaş kaybettiğinin farkına varamıyordu adam.
Aydınlığın ortasında ki karanlık sokaklarda ararken ışığını bazen her şeyi bir kenara atıp bırakmak istedi bu hayatı ama yapmadı ne zaman pes etmek istese kendi kendisine “bu kadar çabuk mu?” diyor ve devam ediyordu aramaya.
Bir gün geldi adam kendisine neden bu kadar yorulduğunu sormaya başladı.
Bir gün geldi adam kendisine neyi aradığını sormaya başladı.
Bir gün geldi adam kendisine kendisini sormaya başladı.
Bir zamanlar varlığından emin olarak adım adım aradığını ışığını sorgulamaya basladi adam.
O gün anladı ki adam o kadar yorulmuş ve umutlarını yitirmişti ki neyi aradığını bile unutmaya başladı adam, tek bildigi sey sadece aradığı ve yorulduğuydu…
Gün geldi bomboş sekilde neyi bile aradığını bilmeden boş boş sadece “bir şey” aradığını farketti.
Zaman gelip O adamın karşısına çıkana kadar, adam tamamen unutmuştu ki bazı şeyleri O çıkageldi ansınız. Sadece arayan ama artık neyi ve neden aradığını hatırlamayan adamın yaşamı O’nunla birlikte bir anda değişti.
Karanlıktan bir anda kurtulan adam ilk önce algılayamadı hiç bir şeyi sadece kendisine “ne oldu böyle birden bire?..” diyordu. Derken bir gün aramayı bıraktığını farketti adam.
Her zaman yaptığı gibi yine kendi kendisine “neden aramıyorum ben artık, yoksa pes mi ettim sonunda…” derken bir yandan da O’nun gözlerinin içinde hayatı seyrediyordu.
İşte o zaman her şey çözülmüştü adam için, sonunda bulmuştu… O’nun gözlerinin içine bakarak kendi kendisine neden aramıyorum derken anladı her şeyi… O’ydu… Işığı tam karşısında duruyordu, Işığının gözlerinin içinde hayatı seyrediyordu adam…
O andan sonra adam için bambaşka bir hayat başladı, A’dan Z’ye her şey değişmişti artık adam için. Aramıyordu artık, yorulmuyordu, umutsuzluğunu, mutsuzluğunu, gülerken ağlayan benliğini bir kenara atmıştı adam, bir daha asla görüşmemek üzere…
Bir süre önce neyi bile aradığını unutmuşken umutsuzluktan, yorgunluktan, şimdi tam karşısındaydı ışığının ve O’nun gözlerinin içinden hayatı seyretmek adam için paha biçilemezdi…
Hayallerin ne olduğunu unutan adam artık O’nunla birlikte, O’nun gözlerinin içine baka baka hayal kurabiliyordu, aydınlığın farkında olmayan adam için şimdi geceler bile aydınlıktı.
Adam O’nun gözlerinin içine bakmayı o kadar çok seviyordu ki, bir ömrü O’nun gözlerinin içine bakarak yaşamayı istiyordu cogu zaman…
Ama beklemediği ve bilmediği bir şey vardı adamın… Karanlık aniden çökecekti adamın üzerine. Hiç beklemediği bir anda, tamamen savunmasız bir anında…
Ve olduda, ansızın gelen O yine ansızın terkedip gitmişti adamı…
İşte o an hayat en karanlık yüzünü adama gösterdi, öyle bir karanlıktı ki bu tarif etmek mümkün değildi, bırakın bir başkasına anlatmayı, adam bu karanlığı kendisine bile tarif edemiyordu…
Bir zamanlar gecelerini bile aydınlatan O yoktu artık. Gitmişti…
Bir zamanlar hayal kurmasını sağlayan o yoktu artık. Gitmişti…
Bir zamanlar gözlerinin içine bakarak bir ömür geçirmek istediği O yoktu artık. Gitmişti…
Bir anda adam kensini bir daha gorusmemek uzere bir kenara attığı umutsuzluğu, mutsuzluğu gülerken ağlayan benliği ile buldu…
Belliki kaderi buydu adamın kaçış yoktu onlardan…

N.

Ben Seni Sevdim mi?

Ben seni sevdim mi? Sevdim, kime ne
Tuttum, ta içime oturttum seni
Aldım, okşadım saçlarını, öptüm
İçtim yudum yudum güzelliğini

Ben seni sevdim mi? Sevdim elbette
Bendeydi özlemlerin en korkuncu
Çıldırırdım sen ne kadar uzaksan,
Aşk değil, hiç doymayan bir şeydi bu

Ben seni sevdim mi? Sevdim doğrusu
Sevdikçe tamamlandım, bütünlendim
Biri vardı ağlayan gecelerce
Biri vardı sana tutkun; o bendim

Ben seni sevdim mi? Sevdim en büyük
En solmayan güller açtı içimde
Ömrümü değerli kılan bir şeydin
Sen benim bozbulanık gençliğimde

Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya
Bir çizgiye vardım seninle beraber
Ve bir gün orada yitirdim seni
Ben seni sevdim mi? Sevdim, ya sen beni…

Ümit Yaşar Oğuzcan

Yeter ulan!..

Yeter bende insanim, benimde sInIrlarim, limitlerim var, dayanma sInIrim var.
teker teker gelin, sirayla gelin…
hepiniz ayni anda saldiriyorsunuz oynamayin benim ayarlarim ile…

Acı

Her geçen saniye damla damla eriten, yok eden bu acıya bile alışmıştı adam artık ama alışamadığı bir şey varsa o da O’nsuzluktu…
Öyle işlemişti ki benligine bu acı adamın, bazen farkedemiyordu bile bu acıyı. Bir gece vakti oturmuş bir bank da izlerken yıldızları, gözünün önüne gelirdi o çok sevdiği park da O’nunla birlikte yildizları izleyişi… İşte o an birden bire çektiği acıyı farkederdi adam tekrar, öyle bir acıydı ki bu duygularını aşmıştı artık fiziksel boyuta ulaşmıştı…
Tekrar dalardı adam eski günlere, O’nunla geçen günlerine. O’na olan özlemi o kadar büyüktü ki adamın, bazen adam hiç bir şeyi düşünemez, anlayamaz hale geliyordu, sadece O’nu düşünebiliyordu…
O kadar çok özlüyordu ki O’nunla ilgili en ufak şeyi bile… Ne yapacağını bilmez halde oradan oraya savrulup duruyordu ama sadece çünkü elinden gelen hiç bir şey yoktu adamın artık…
İlk kez bu kadar caresiz kalmıştı adam, ilk kez hayata karşı bu kadar aciz kalmıştı, ilk kez yapabileceği en ufak bir şey olmadığını görmüştü adam bu hayat karşısında. Kendi kendine söyleniyordu ara sıra hayata karşı “neden bu kadar acımazsın ha!..” diye…
Bir gece her şeyi, herkesi geride bırakıp gitmeye hazırlandı bu şehirden, O’ndan başka hiç kimseyi umursamadan, O’ndan başka hiç kimseyi düşünmeden…
Ama yapamadı…
O’nunla aynı şehirdeki havayı soluyabilmek, aynı şehirde olmak bile başka diyarlara gitmesine engel oldu adamın…
Hem adam başka diyarlara gitse ne farkedecekti ki, aklında O, ruhunda O, kalbinde O, kendinde O, acısında O, hayellerinde O…
Bir zamanlar hayatındaki tabuları O’nun için yıkan adam, hiç kimse ama istisnasiz hiç kimse için yikmadığı tabularını O’nun için yıkan adam, bir tabusunuda daha yıkmıştı…
Bir zamanlar “bu dünya üzerinde beni ağlarken görmek mümkün degildir” diyen adam şimdi düşünüyor, acaba adamı ağlarken görmeyen kalmışmıdır…

N.

Alışamamak…

Dünyada ki en tehlikeli şey sanirim alışkanlıklar, hatta bununla ilgili atasözü bile vardır “alışmış kudurmuştan beterdir” diye. Ama alışmakta sanırım sevmek gibi bir şey, karşı koyamadığınız bir olgu…
Adam bir anda öyle alışmış, öyle kapılmıştı ki O’nsuz yaşam düşüncesini bir anda silip atmıştı, unutmuştu, belkide unutmak isteyip unutabildiği tek şey bu olmuştu hayatında.
O’nsuz geçmişine inat, O’nunla birlikte kendisinin bile şaşırdığı bir şekilde yaşamıştı günlerini, yapmadığı her şeyi, O’nunla birlikte yapmıştı, geçmiş hayatındaki bütün tabularını O’nunla birlikte, O’nun için birer birer yıkmıştı adam sadece O’nun için. Her ne kadar insanlar “sen istediğin için yaptın bunları” diye kendilerini kandırmaya çalışsada, hiç kimse ama hiç kimse anlamayadı, Adam sadece O’nun için, O istediği için yapmıştı bunları. Sadece O’nu biraz daha fazla mutlu edebilmek adına.
Çünkü adam; O mutlu olduğu sürece mutluydu…
Kum taneleri birer birer dökülürken saatten, adam her geçen gün O’na biraz daha alışıyor, her gecen saniye O’na biraz daha aşık oluyor, her gecen an O’nu daha cok ama daha da çok seviyordu.
Adam adeta O’nun yörüngesine kitlemişti kendisini, çünkü biliyordu ki yıllarca aradığını sonunda bulabilmişti adam. Emindi bundan, o yuzden boyle hesapsızca, hiç birşeyi umursamadan O’nunla birlikte adeta yeni bir yaşama kenetlemişti kendisini…
Hayatı boyunca hiç bir zaman bir başkası için ayırmadığı ve kendi tabiriyle “bu dünyanın bir günü sadece benim, o da pazar günü :) ” sözlerine inat Pazar günlerini bile sadece O’na ayırmıştı artık. Bir çok insan için komik gelsede adam gerçekten çok iyi tanıyanlar bu pazar günü olayı ile O’nun adam için ne kadar özel olduğunu da anlamışlardı.
Doya doya yaşadı adam, karanlık günlerine inat edercesine mutluluğunu haykıra haykıra yaşadı hemde. Çünkü hayatında ilk kez gerçekten mutluydu adam, hayaller kurabiliyordu, içinden geldiği için gerçekten gülebiliyordu, gelecekle ilgili planlar kuruyordu…
O’nsuzluğu bir an olsun düşünmedi bu planlarında, O’nsuzluğu bir an olsun hayal etmedi, biliyordu ki ışığını bulmuştu artık.
Çevresi bile “ne kadar içten gülüyorsun, gözlerinin içi gülüyor” diyebiliyordu artık adama…
Derken hayat adama son hamlesini yaptı. Şah ve Mat!..
Hayatı boyunca asla pes etmeyen adam bir anda yıkıldı o an. Hayatı boyunca yenilgiyi kabul etmeyen adamın tek yapabildiği şey hayatın bu son hamlesi karşısında saygıyla eğilmek oldu sadece…
Bir kaç gün öncesine kadar “gözlerinin içi gülüyor” diyen arkadaşları şimdi adama şaşkınlık ve üzüntüyle “gözlerinin ışığını kaybettin sen, ne oldu böyle” diyordu adama. Adamın ise verecek bir cevabı yoktu, tek dediği “hayat…” oluyordu. Adam dahil kimse anlam veremedi olana bitene ama ne farkederdi ki bu olanların bir anlamı olsa bile.
Adam hayatının anlamını kaybetmişti çünkü, ışığını kaybetmişti, adam O’nu kaybetmişti…
O’na alıştığı gibi O’nsuzluğuda alışmaya çalıştı adam, biliyordu ilk günler çok zor geçecekti, bir kaç hafta sonra toparlanabilirdi yavaş yavaş. Ama hiç bir şey bildiği gibi ilerlemiyordu artık bu hayatta…
O’nunla birlikte merhaba dediği pazar günleri, artık adama sadece acı veriyordu. Pazar günlerinden nefret eder oldu adam. O’nunla birlikte bağıra çağıra şarkılara eşlik ettiği rock barlar sadece acı veriyordu adama, rock barlardan nefret eder oldu adam. Ama kararlıydı alışacaktı, O’na alıştığı gibi O’nsuzluğada alışacaktı. Bir ömür boyu bu acı ile yaşayacağını bile bile alışacaktı…
Derken günler günleri kovaladı, her günü bir ömür gibi geçen adam alışamıyordu…
Bazen radyoda çalan bir şarkıya bağıra çağıra “beni sevmeyen kadını ben hiç sevememmmm” diye eşlik ediyor sonra kendine dönüp “buna kendin inandın mı peki?” derken bir yandan gülüyor bir yandan da gözleri doluyordu…
Gerçekler acıydı ve acıtıyordu, anlamıştı adam gerçeği O yoktu ve O’nsuzluğa asla alışmayacaktı…

N.

Alışmak

gidişin de çok ani oldu ya gelişin gibi
işin doğrusu varlığına alışmaktan daha zor oldu yokluğuna alışmak
alıştım mı bilmiyorum ama mecbur olduğumu biliyorum
boşver; coşkusu da çok güzeldi varlığının
yokluğunun acısı da hiç fena değil hani..

????????????

Hayat zor…

Hayat herkes için zordur, hayat laylaylom değildir kısacası. Bir tarafınız sevinirken bir tarafınız daima uzulmeye mahkumdur bu hayatta maalesef.
Birde tamamen hüzün içinde yaşayanlar vardır ki, anlatması bile çok zordur bunu… Tıpkı adamın hayatı gibi…
Hayat denen labirentte çıkışı aradı adam yıllarca, elbet bu zorlu labirentte bir gün çıkışı bulacak ve ışığına kavuşacaktı. Hayatını aslında buna adamıştı adam farkında olmadan.
Öyle zorlu bir labirentti ki bu bazen haykırmak istedi adam yeter artık diye ama pes etmedi hiç bir zaman, çünkü zoru seviyordu adam ve bu zorlu labirentten de elbet bir gün kurtulacaktı. Kimi zaman yanına bir arkadaş, bir dost buldu bu labirentin içinde bir tarafı bulduğu arkadaşın, dostun sevincini yaşarken, diger tarafı ışığını bulamamanın hüznünü yaşadı her daim.
O kadar yoruldu ki kimi zaman oylece labirentin soğuk taşlarına bıraktı kendisini, sonra tekrar aramaya başladı, aradı, aradı, aradı…
Artık tamamen kaybettiğinde umutlarını bir anda O çıkıverdi karşısına. O’nu bulmasıyla birlikte her şey bir anda değişti, kaybolmuştu labirentin duvarları, aydınlanmıştı hayatı, artık umutları vardı adamın, hayalleri vardı, gülümseyebiliyordu adam…
Kurtulmuştu bu karanlık ve zor labirentten…
O’nunla birlikte o kadar mutluydu ki adam, unutmuştu adeta labirentte geçen o karanlık günlerini, o karanlık dünyasını, kurtulmuştu o karanlık hayattan. O, adamı çekip almıştı karanlık dünyadan.
Bir zamanlar yeter artık diye haykırmayı isteyen adam, şimdi O’na olan sevgisini, aşkını haykırıyordu tüm dünyaya sesi kısılana kadar…
Derken bir gün ansızın başka bir labirentte buldu adam kendisini, ne olduğunu anlamadı, nasıl olduğunı anlamadı, neden olduğunu anlamadı ama bir anda buluverdi kensini bambaşka bir labirentin içinde. Ama bu sefer yanında O yoktu, karanlık dünyasını aydınlatan, adamı karanlık dünyadan çekip alan O yoktu…
Bu seferki öyle bir labirentti ki en ufak bir ışık yoktu, daha da kötüsü bu labirentin duvarları bile yoktu. Kapkara duvarları olmayan bir labirentin içinde kalakaldı adam öylece. Nereye gideceğini bilmeden, ne yapacağını bilmeden, öylece savrulup duruyordu…
Adam zoru seviyordu ama bu labirent ağır gelmişti, öyle bir ağır gelmişti ki hemde damla damla bu labirentin karanlığına karıştığını hissetmeye başladı adam, damla damla bu labirentte yok olmaya başladığını…
Bir zamanlar bir yanı az da olsa sevinci, diger yanı O’nu, ışığını bulamamanın hüznünü yaşarken, şimdi bir yanı onu kaybetmiş olmanın acısını, diğer yanı ise O’nsuzluğun hüznünü yaşıyordu.
Ve adam bu kapkara labirentte oradan oraya savrulup duruyordu, ama ne bir çıkış, ne de bir ışık vardı artık…

N.

Hayat Bu İşte

bazen “ben de terkedip gidebilsem keşke” diyorum
içimde bir istanbul var ondan vazgeçemiyorum
belki sen de bir gün geçersin diye köprülerinden
yakıp yıkamıyorum, koparıp da atamıyorum

hayat bu işte:
kanatlanıp gitmek dururken
dört duvar içinde hapsolursun
yaşamak için bir neden ararken
ölmek için bulursun

söyle; taşı toprağı altın olmuş kaç yazar?
delik testi umutlarım, akar altından azar azar
söyle, neye yarar yaşamak altın bir kafeste
bir yanım seni beklerken,
diğeri bekler ölümü ağır ağır

hayat bu işte:
kanatlanıp gitmek dururken
dört duvar içinde hapsolursun
yaşamak için bir neden ararken
ölmek için bulursun

Manga

080616

Yok Olmak…

Aynada kendisine bakarken karanlıktan başka hiç bir şey göremezdi adam. Etrafı, kendisi, hatta dışarıdan yansıyan ışık bile karanlıktı. Öylesine bir karanlık içindeydi ki adam kavram karmaşası bile yaşamıyordu artık. Aydınlık, ışık gibi kavramları tamamen unutmuştu adam…
o kadar bunalmisti ki adam bu karanlıktan, bu umutsuzluktan, bu hayattan bir çıkış yolu bulmalıydı, kurtulmalıydı bir şekilde bu karanlıktan.
Aramaya başladı adam çıkış yolunu, bu karanlığı aydınlatacak olan ışığını…
Bir yerlerde gizliydi ışığı biliyordu ama neredeydi ve nasıl bulabilirdi O’nu hiç bir fikri yoktu adamın.
Aradı, her yerde aradı O’nu, yaşadığı karanlıktan daha karanlık yerlerde aradı, yaşadığı kalabalıktan daha kalabalık yerlerde aradı ama bulamadı. Aramaktan o kadar yorgun dustu ki artık değil adım atmak, nefes almaya bile hali kalmamıştı adamın.
Ve adam birakti artık aramayı, bıraktı artık yaşamayı, kendini bu karanlığın içinde öylece bıraktı adam, bulamamış olmanın verdiği yorgunlukla öylece bıraktı kendini…
Bir anda O çıkana kadar karşısına, lambadan çıkan bir cin gibi aniden çıkıverdi adamın önüne, ilk başlarda adam anlam veremedi bu olan bitene.
Öylesine kendisine biçilen zamanı tüketirken adam bir şeylerin değiştiğini farketti yavaş yavaş. Etrafının artık karanlık olmadığını farketti, aynada artık yansıyanların karanlık olmadığını farketti, karanlıktan kurtulduğunu farketti.
Bir anda değişmişti adamın hayatı ve o zaman anladı adam, her şeyi bıraktığı, aramaktan vazgeçtiği an O’nu bulmuştu. Öylesine değişmişti ki adamın hayatı, bir zamanlar yaşadığı karanlığı bile unutmaya başlamıştı yavaş yavaş, ışığını bulmasıyla…
Artık her şey adama daha farklı geliyordu, her şeyi daha farklı görüyor ve yaşıyordu. O’nun sayesindeydi bunlarin hepsi ve adam O’nun için bir çok şeyi kaldırıp atmıştı hayatından.
O’nunla birlikte doya doya yaşarken hayatı, haykırırken ışığını bulduğunu dünyaya, bir anda ışığı kaybolup gitti adamın, gelişi gibi adamı terkedişide o kadar ani oldu ki…
Adam adeta aptallaştı o an, hiç bir şeyi anlayamadı bir süre. Öyle boş boş etrafına bakabildi bir süre. Ne olup bittiğini anladığında ise hiçte yabancı olmadığı bir dünyanın merkezindeydi adam artık.
Bir anda aydınlanan dünyası bir anda kararmıştı adamın, öylesine bir karanlıktı ki bu daha önce karanlıkta yaşayan adama bile ağır gelmişti.
Karanlık adeta etrafında ki her şeyi yok ediyordu, ilk başta adam kaçmaya çalıştı bu karanlıktan…
Ama öyle bir karanlıktı ki bu bir “canavar” gibi önüne gelen her şeyi yok edip geçiyordu. Direnmek istedi ve direnmeye de çalıştı. Direnirken bu karanlığın kendisini yok etmesine adam…
Aynada kendisini farketti o an. Eskisi gibiydi aslında her şey, etrafı karanlıktı, yansıyan ışıklar karanlıktı, farklı olan ise adamdı…
Bu karanlığın içinde yavaş yavaş kaybolmaya, yok olmaya başlamıştı adam.
Her ne kadar direndiğini zannetsede bu karanlığa…

N.

Yere Düşmek

Yüksek bir yerden atlayıp yere düştünüz mü hiç? Adam düşmüştü hemde o kadar yüksekten düşmüştü ki…
Geleceğini beklemeyen, geçmişinden ise nefret eden adam, hiç bir şeyi umursamadan yaşayıp gidiyordu. Geleceğini beklemiyordu, çünkü gelecekten bir beklentisi yoktu, bir geleceği olmadığının farkındaydı.
Geçmişine baktığında dört duvar arasında kalmış, karanlık, adeta bataklık gibi bir yaşanmışlıktan başka hiç bir şey göremiyordu… Geçmişini düşünmekten başkada bir şey yapamıyordu, düşünecek bir şeyi yoktu adamın çünkü o karanlık hayatından başka.
Hayatında sadece bir kez kaçmak istedi, kaçmaya çalıştı, unutmak istedi, unutmaya çalıştı ama başaramadı. O karanlık geçmişini unutamıyordu, hala karanlığın içinde yaşadığı için unutmadığının, kaçamadığının farkında değildi aslinda.
Karanlığı o kadar benimsemişti ki adam; unutabildiği tek şey aslında karanlığın içinde yaşadığıydı, hayatı hep böyle sanıyordu, farkında olmadan unutmuştu hayatın sadece karanlıktan ibaret olmadığını. Ansızın O çıkana kadar karşısına…
İlk başlarda umursamadı O’nu, daha doğrusu umursamamaya çalıştı, yer yoktu karanlık dünyasında başkasına. Adam umursamamaya çalıştıkta daha da umursamaya başladı. Şaşkındı adam, kaçmaya çalıştıkça daha da saplanıyordu bu olayın içine.
Ve bir gün adam ansızın bıraktı kendisini yüksekten O’nunla dolu bir hayatın içine, artık olayların tam ortasındaydı. Her şey ilginç olmaya başladı adam için, O’nun gelişiyle birlikte adamın karanlığı yavaş yavaş aydınlanmaya, siyah ve beyazdan başka renge yer olmayan dünyasına başka renkler de girmeye başladı. Bir gün adama gülümseyebildiğini farketti, başka bir gün mutlu olduğunu, başka bir gün hayal kurmaya başladığını farketti. Hepsi O’nun sayesinde, hepsi O’nun içindi aslında. Bambaşka bir dünyada yaşamaya başlamıştı adam O’nunla birlikte… O’nun için…
İnanmadığı tüm duyguları yaşamaya başlamıştı adam, kaçmaya çalıştığı her şeyin artık üzerine üzerine gidiyordu adam. Kaçmaya, unutmaya çalıştığı karanlık geçmişi artık adama acı vermiyordu. Çünkü artık adamın bir geleceği vardı, artık geleceğini düşleyebiliyordu, O’nunla birlikte bir geleceği bekliyor ve her geçen an o geleceği de O’nunla birlikte yaşıyordu.
Zaman gelip O, adamı bırakıp gidene kadar. Adamı terkedip gidişide, adamın hayatına girişi gibi ansızın olmuştu…
Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, adam hiç bir şeye anlam veremedi ilk başta. Ne olduğunu kavrayamadı, şaşkın şaşkın etrafına bakarken “ne oluyor yaaaa!” diye bağırmak istiyordu.
Bir gün önce aydınlık ve renkli bir dünyası olan adamın, şimdi ise eskisinden daha da karanlık bir dünyası olmuştu, öyle bir karanlıktı ki bu; adam kendine bile tarif edemiyordu, bu karanlığın ortasında yaşıyor olmasına rağmen…
O’nun anlam kazanan hayatı, bir anda O’nsuz geçmişinden bile anlamsız hale gelmişti. O’dan önceki geçmişi bile bu kadar acı vermemişti adama, bu kadar canını yakmamıştı adamın. Şimdi ise çektiği can acısı adam butun benliğini adeta paramparça ediyordu.
O’nunla dolu bir hayatın içine bırakmıştı kendisini. O’nunla dolu bir hayatı yaşamak yerine yere düşmüştü.
Adam o kadar yüksekten bırakmıştı ki kendisini, tuz-buz oldu yere düştüğünde. Kalbi, ruhu, beyni, benliği, hayalleri, umutları, mutluğu ve geleceği…

N.

Gönül

bunca yıl herkesten kaçtın
en sonunda buldum sandın
ansızın içini açtın
yapma dedim yaptın gönül

gözleri senden uzaktı
farkedilmez bir tuzaktı
sana böylesi yasaktı
yapma dedim yaptın gönül

o bir yolcu sen bir hancı
gördüğün en son yalancı
içimdeki derin sancı
gitmez dedim kaldı gönül

sen istedin ben dinledim
senden ayrı olmaz dedim
en sonunda ben de sevdim
şimdi beni kurtar gönül

gözlerin bakar da, görmez
ellerin tutar da, bilmez
gece gündüz farkedilmez
demedim mi sana gönül

sabahın tam üçündesin
dertlerin en gücündesin
hâlâ onun peşindesin
gitme dedim gittin gönül

böylesi sevdiğin için
bir kördüğüm oldu içim
ağlıyorsun için için
demedim mi sana gönül

Fikret Kızılok